Fuzûli'den Bordroya
Türk Edebiyatı Vakfı'nda Kemal Yavuz Hocayı dinlemiştim günlük...
Konu, Fuzûlî'de Peygamber Sevgisi idi.
Kemal Hoca, engin birikimiyle Fuzûlî'yi, yaşadığı dönemi, şiirlerini ve düşünce dünyasını anlatıyordu. Biz de büyük bir dikkatle dinliyorduk.
Tabii böyle bir hocayı dinleyince insanın zihninde pek çok şey kalıyor.
Ama benim aklım en çok neye takıldı biliyor musun günlük?
Şairlerin geçim derdine! 😛
Haydaa...
Fuzûlî'nin şiirlerinden, Peygamber sevgisinden, edebî kudretinden söz ediliyor; benim zihnim ise dönemin sanatçılarının iktisadi vaziyetine takılıp kalmış!
Ne yapayım günlük...
Maişet meselesi bu.
Öyle yabana atılacak bir mesele değil.
Meğer büyük şairlerin, sanatkârların da bellerini büken dertlerden biri geçinmekmiş.
Şiirler yazmışlar, kasideler düzmüşler, hükümdarları övmüşler...
Kimi zaman karşılığını görmüşler, kimi zaman da kapılar yüzlerine kapanmış.
Hatta öyle olmuş ki hükümdarın takdirini kazanmak bile yetmemiş.
Fuzûlî'nin başına gelenler bunun en güzel, daha doğrusu en hazin örneklerinden biri.
Rivayete göre Kanuni Sultan Süleyman döneminde kendisine bir tahsisat bağlanmış. Gelgelelim iş ödemeye gelince bürokrasi türlü güçlükler çıkarmış.
Fuzûlî de meşhur Şikâyetnâme'sini kaleme almış.
Hani şu:
“Selâm verdim, rüşvet değildir deyu almadılar.”
Ne müthiş bir cümle!
Aradan asırlar geçmiş ama insan okuyunca ister istemez gülümsüyor.
Demek ki bürokrasinin bazı marifetleri pek de yeni değilmiş günlük... 😛
Üstelik mesele yalnızca Fuzûlî'yle sınırlı değil.
Halil İnalcık'ın Şair ve Patron adlı eserinde anlattığı gibi, sanatkârlar yüzyıllar boyunca hükümdarların, devlet adamlarının, varlıklı kişilerin himayesini aramışlar.
Bugünkü ifadeyle bir çeşit patronaj ilişkisi...
Sanatkâr eserini ortaya koyacak ama önce hayatını sürdürebilecek.
Kalem oynatmak güzel de sofraya ekmek koymak da gerekiyor.
Hem bu yalnızca Doğu'ya mahsus bir durum değil. Batı'da da sanatçılar uzun yıllar sarayların, aristokratların ve zengin hamilerin desteğine ihtiyaç duymuşlar.
Şimdi düşünüyorum da günlük...
Günümüzün düşünce ve sanat insanları, özellikle üniversitelerde görev yapanlar, geçmiştekilere göre önemli bir imkâna sahip.
Elbette bugün de geçim sıkıntısı, kurumsal baskılar, türlü türlü güçlükler var.
Ama en azından düzenli bir kamu görevine sahip olanlar açısından geçinmek için bir hükümdara kaside sunma mecburiyeti yok.
Bürokratik devlet, bütün kusurlarına rağmen, mevzuat ekseninde işliyor.
Maaşlar her ayın on beşinde tıkır tıkır hesaba yatıyor.
Yani kimseye ağız eğmeden, hiç değilse geçim bakımından, belli bir hareket serbestisine sahip olmak mümkün.
Az şey mi bu?
Haa, bütün bu imkânlara rağmen neden o dönemlerdeki gibi başyapıtlar ortaya çıkmıyor, o da ayrı bir araştırma konusu... (?!)
Gerçi bu sorunun kendisi de tartışılır ya...
Neyse...
Şimdi diyeceksiniz ki:
Yahu günlük, koskoca Kemal Yavuz Hocayı dinledin. Fuzûlî anlatıldı, Peygamber sevgisi anlatıldı, şiir konuşuldu...
Senin aklında kala kala şairlerin maaş meselesi mi kaldı? 😆
Eee...
Netekim ben bir iktisatçıyım.
Üstelik iç denetçiyim.
Her meseleyi dönüp dolaşıp iktisat, kamu maliyesi ve bürokrasi zaviyesinden değerlendirmem pek de şaşırtıcı olmasa gerek.
Ne demişler?
Tilkinin kırk türküsü varmış, kırkı da tavşan üzerine...
Bizimki de o hesap günlük...
Fuzûlî'yi dinlemeye gittik.
Döndük dolaştık, bordroya geldik! 😛

Yorumlar
Yorum Gönder