Kayıtlar

Denetim Günlükleri: Kriterin Ne Günlüğüm?

Resim
Kriterin ne günlüğüm?.. Evet, hayatın her alanında önemli olan bu husus, iç denetimde bir ayrı önemli kanımca. Bildiğin üzre bizim raporlarda “kriter” diye bir bölüm var. Eskiden muaassseeebe denetmeni iken de adını anmadan da olsa yine belirtiyorduk kriteri hani... “Falanca Kanunda şöle şöle deniyor...” “Bilmem ne adlı Tebliğin... hükmü gereğince...” “Tebliğin şu bu ifadesince...” şeklinde uzuuuun uzun anlatıverdiğimiz... Sonra modifiye ettiler yeni meslek mucibince... Ve dahi hususi bir bölüm açtılar. Hemi de “Kriter” başlıklı... Evvelleri yine bu bölümü uzuuun uzuuun yazdık, doldurduk. Elimizi korkak alıştırmadık. Adeta mevzuatla dövdük denetleneni. Ancak çok geçmeden eleştiriler geldi okurlardan: “Yahu kardeşim çok uzun yazıyonuz, sıkıcı oluyor...” yollu... Bunun üzerine “müşteri her zaman haklıdır” fehvasınca çeki düzen verdik kendimize. Misal memleketin en sevimli iç denetim birimi olaraktan bir toplandık, pir toplandık... Karar verdik. Bundan kelli kriteri köküne kadar yazmaya...

Kum Bitti, Toplantı Bitmedi...

Resim
"Vakit nakittir... Vakit, nakitten de kıymetlidir..." Zamanın değerini vurgulayan böyle epey bir arka planımız bulunmakla birlikte, söylem-eylem birlikteliğimiz maalesef yok günlük! En önemli zaman kayıplarımızdan biri ise... Toplantılar... Toplantı yönetimiyle ilgili püf noktaları anlatan çok sayıda kitap yazılmış durumda. Eğitimler veriliyor, teknikler anlatılıyor, yöntemler geliştiriliyor... Buna rağmen saatlerce süren, gerekli gereksiz çok sayıda insanın katıldığı toplantılar yapmayı sürdürüyoruz. Deneyimlerimden hareketle şunu kesinlikle söyleyebilirim ki günlük: Bir iş yerinde toplantılar ne kadar uzun sürüyor ve ne kadar fazla katılımcı içeriyorsa, o toplantıdan bir cacık olmaz. Bu gözler neler gördü... Uzayan toplantılarda acıkıp çantasından çıkardığı elmasını kemirenler... Sıkılıp şekerleme yapan ve bunu abartarak “haaaaa” şeklinde derin bir nefesle daldığı kuyudan çıkanlar... “Benim burada ne işim var?” gibisinden etrafına garip garip gülücükler dağıtanlar... Sıkılı...

Gece Vardiyası: Mavi de Değil, Kırmızı da...

Resim
Merhaba günlüğüm... Seninle biraz hasbihal edelim. Bu kez biraz enfüsi tarafı irdelemek istiyorum. Belki çok da enfüsi bulmazsın ve dalga geçersin... Ancak benim için öyle. Neyse... Bu kadar girizgâhın ardından konuya "şey edivereyim"... Üniversiteye giderkene nedense liberal fikirlere sahiptim fazlasıyla. Çok koyuydum hani... İktisat fakültesinde, üstelik kamuda okurken, oldukça tuhaf bir şekilde liberal ekonomiyi savunuyordum. Şikago Okulu'ndan Friedman'ın kitaplarından alıntıları defterlerimin kapaklarına filan yazacak derecede hani... Tabii o zamanlar Pinochet'yi desteklediğini, diktatör de olsa liberal birini tercih edeceğini söylediğini bilmiyordum. Çünkü şimdiki çocuklar gibi internet parmağımın ucunda değildi... 😔 Özellikle merkez bankası hakkında söyledikleri hoşuma giderdi. "Enflasyon her yerde ve her zaman sadece parasal bir olgudur." cümlesine hastaydım. Sonra Hayek'in The Road to Serfdom adlı eseri ile Nobel Ödülü'ne u...

Kalite mi İç Kontrol mü? Bir de Benden Dinleyin.

Resim
Çabalar hep boşa mı gidiyor günlük... İç kontrol mü, kalite mi polemiği bugün istemsizce dilime bu cümleyi getirdi. Çoğu şey... Laf ebeliği... Kuru gevezelik gibi geliyor bazen bu tür tartışmalarda. Kalite anlayışı zaman zaman yükselen değer oluyor. Yıllar evvel aldığımız kalite ödülünü hatırlıyorum da... İstanbul Kongre Merkezi'nde o gün çocuklar gibi şendik. Hepimizin üzerinde üniversitenin eşofmanları... Kafamızda şapkalar... Elimizde flamalar... Zaferimizi kutluyorduk. Aynı törende bir anaokuluna mükemmellikte 5 yıldız verilirken, bize 4 yıldız veriliyordu. Ama olsun... Orayı çok kurcalamazsak ağzımızın tadı yerindeydi. O ödülü almak için ne kadar da uğraşmıştık. Danışman firma birim birim dolaşmış... Herkesle görüşmüştü. Doğrusu oldukça derinlemesine bir çalışmaydı. İç Denetim Birimine de gelmişlerdi. "Kaç iç denetçi var?" diye sordular. "Sekiz kadrodan yedisi dolu." dedim. "Peki bu yeterli mi?" diye sordular. Ben de öyle düşündüğümü söyledim. ...

Gece Vardiyası: Hayat nedir

Resim
Hayat ne garip bir şey değil mi günlük... Var olmak... Hissetmek... Sadece senin değil, başkalarının da var olması... Ne güzel bir hediye. Sırlar içinde bir sır. Aksi düşünülemez. Yani insan, hiç olmadığını düşleyemez. Saçma olur epeyce. Peki... Gerçekten değeri biliniyor mu? İşte o biraz muamma. Ne kadar çok hüzün var. Ne kadar çok keder... Örter mi bunlar hayat algısını günlük? Tutsak bırakır mı hayatı? Yoksa tam tersine... Hayatın anlamı biraz da bunlarla birlikte mi ortaya çıkıyor? Ölüm mü yoksa bütün bunları anlamlı kılan? Bazılarının anlamsız olduğunu düşündüğü ölüm... Gene dönecek olursak hayata... Ne ilginç bir sahne aslında. Dev bir kadro... Çıkıp rol alıyorsun. Ve sonunda... Seyirciyi selamlayıp sahneden iniyorsun. Tadı damağında mı kalıyor insanın acaba günlük? Yoksa daha yaşarken mi özlemeye başlıyor hayatı? "Şiir gibi yaşamak ister misin?" diye sormayacağım sana günlük. Bazen oluyor biliyor musun? Bugün... Dünü özlüyorsun. Hatta bazen... Bir iki saat öncesini. Ya...

"Abi, Nereden Buluyorsun Bu Ispanaklı Lafları?" (Turist Ömer'den mülhem...)

Resim
Bazı şeylerde demokrasi falan olmaz günlük... Çünkü bunların yukarıdan gelmesi gerekir. Misal: İç kontrol böyledir. Hakeza kalite anlayışı da... Son dönemlerin gözde raporlama biçimi olan entegre raporlama da... Burada patronun/üst yöneticinin konuyu içselleştirmesi hem yeterli hem de gereklidir. Alttakilerin fikrinin hiçbir önemi yoktur. (Evet evet... Bilerek biraz provokatif konuştum.) Hele bizim gibi şark toplumlarında olayın alta inmesi demek, çoğu zaman sulanması demektir. Birçok şeyin oturmaması da biraz bundan kaynaklanır. Alt kesimin gözünde mesela kalite... Laf kalabalığıdır. İç kontrol... Kırtasiyeciliği artıran bir olgudur. "Ben yıllardır işimi nasıl yapıyorsam öyle yapıyorum. Şimdi bunu bir de kâğıda mı dökeceğim? Ne gerek var? " diye düşünür işi yapanlar. Gel gör ki... Kalitenin doğası tam tersini söyler. " Kaliteden herkes sorumludur ." İşte tam da bu tanım, bu olgunun bizde neden kolay kolay tutmayacağını gösterir. İç kontrolle ilgili ilk...

Bir Dram Olarak: Akıllı Bina Akılsız İnsan

Resim
  Merhaba günlük; bugün sana saçma bulduğum bir kalıptan bahsedeceğim: Akıllı bina... ( smart building diyorlar ya...) İnsana ait bir sıfatın cansız bir eşyaya teşmili... Nereden baksan tutarsızlık... Nereden baksan ahmakça. Tıpkı akıllı şehirler gibi... Gerçi bazı insanlarda da eğreti duruyor bu sıfat. Bir yakıştırmadan öteye gidemiyor ya... Neysee... Hatta neyse ne... İnsanoğlu (ve tabii ki insankızı da) ne yapıp edip böylesi kavramlaştırmalara ulaşmayı seviyor. Bu herhalde insana özgü bir hastalık. Ama konumuz bu değil. Ben daha çok akıllı bina–akıllı insan matrisi üzerinde duracağım. İndirgemeci kuramdan hareketle dört kategori var önümde. Zaten yukarıdaki matris de bunu anlatıyor. Kesişmelerin en muhteşemi... Kabul edersin ki... Akıllı bina – akıllı insan kesişimi. Düşünsene... Akıllı insanlar... Akıllı binalarda... Ne muhteşem değil mi? Bu konu hakkında diyecek bir şeyim yok. Her şey yolunda. Peki en kötüsü hangisi? İlk bakışta "akıllı insan–akılsız bina" gibi geli...