Eskiden de böyle miydi günlük?.. Her şey plastikleşmiş miydi? Bu kadar yavan mıydı? Tarhananın tadı böyle miydi gene? Koz helva böyle miydi? Televizyon bu kadar yabancı mıydı? Oradaki karakterler, Amerika'da da olsalar, Yeşilçam'da da olsalar sanki bizim bir tanıdığımızdı.
Ufak bir dünyamız vardı. Bunun farkında değildik. Gerçi farkına varmak iyi bir şey miydi sanki... Şimdilerde herkes farkındalıktan bahsediyor. İyi bir şey olsa gerek. Artırmaya falan çalışıyorlar. 😄
Daha mı çok gülüyordu insanlar daha az bilirken? Yoksa bizi üzen şey bilmek miydi? Bazı şeyleri sadece duymak daha mı iyiydi? Sadece duymak...
Tozlu bir akşamda anlatılan öyküler... Alacakaranlığın içine karışan sesler... Herkesin yavaş yavaş evine çekildiği o eşsiz an... Bir günlük sahnenin kapandığı vakit...
Çok mu uzundu eve giden yol? Şimdi adımlar çabuk bitiyor. Hemencik bitsin istiyoruz. Bitiyor da... Aslında biten biziz. Haberimiz yok.
Ben o eski anı özledim günlük. Kavganın gerçek olduğu zamanı... Sadece mahalle için olduğu zamanı... Kavramlarımızı kimsenin çalmadığı... Yamultmadığı... Mahallenin gerçekten mahalle olduğu günleri... Mahalle savaşlarını... Sadece savaş olsun diye yapılan... Ardından hiçbir şey bırakmayan çocuk kavgalarını...
"Mahalle" deyince kimsenin aklına "mahalle baskısı" gelmeyen zamanları özlüyorum. Sadece mahalleyi düşündüğümüz zamanları... Çok soğuk bir çağı özlüyorum. Ama soğuğun yalnızca havada olduğu bir çağı... Mekânların soğuk... İnsanların sıcak olduğu günleri...
Kar yağarken üşümeyi... Sobanın etrafında ısınmayı... Sobadan ha... İçindeki nardan değil... Bildiğin sobadan... Ve etrafındakilerden...
Yıkık dökük, sıradan evlerde anlatılan eşsiz hikâyeleri... Ben o evleri hep öyle hatırlıyorum. Gecenin içine çektiği hayatlar... Ama aynı zamanda geceyi aydınlatan hayatlar...
Şimdi sokaklar dolusu yalnızlık var. O zaman da hayat zordu. Kızdığımız olurdu. "Kahrolsun..." dediğimiz insanlar da vardı. Ama kızmalarımız bile sahiciydi. İçtendi.
"Eylül akşamlarında vurulduğumuzda" bile Eylül'e kızmadık hatırlarsın. Kovalanırken de... Kovalarken de...
Bazen bir aşk çıkardı bütün hikâyenin ortasına. Yangınlar katardı. Herkes gibi severdik. Ama sanki ilk kez seviyormuşuz gibi... Bir kibritin, gecenin karanlığını tek başına aleviyle yutması gibi...
Gitmeler yok muydu? Vardı elbet. Ama gitmek bile daha anlamlıydı sanki. Göçmek bile... Yalnızlık da vardı belki... "Kimse böyle yalnız kalmamalı." sözü boşuna yazılmamıştı, keza.
Belki adına kolektif şuur dersin... Belki başka bir şey... Ama insanın içinde konuşan başkaları vardı. Sanki hep birlikte düşünürdük. Korkular daha azdı. Umutlar daha fazlaydı. Belki de kendimizi...
Bir vücudun organları gibi hissediyorduk. O yüzden... Bir yerimiz acıdığında... Hepimizin canı yanıyordu.

Çok uzaklara gittim zaman tünelinde... Birlikte üzülür , hüznümüzü paylaşarak azaltırdık, birlikte sevinir sevincimizi artırırdık. Horoz şekercisinin sesi yeterdi sevinmemize. Dünyamız çok küçüktü ama çok güzeldi... Şişedeki buz gibi gazoz kadar berraktı günlerimiz, gazoz baloncukları kadar neşeliydik... Hiç mi ama hiç bu kadar yalnız değildik.....
YanıtlaSil"Horoz şekercisinin sesi yeterdi sevinmemize." cümlesi beni de alıp taa çocukluğa götürdü. Galiba o günlerdeji en büyük zenginliğimiz, sevinçlerin de hüzünlerin de paylaşılmasıydı. Dünyalarımız birbirimize yakındı. Bugün en çok özlediğim şey, benim en azından, tam olarak bu... Teşekkürler Hasan Bey.
Sil