Futbol Ağızla da Oynanan Bir Oyundur

Merhaba günlük...

Bu hafta seninle futbol yorumculuğu üzerine biraz hasbihal etmek istiyorum... Daha doğrusu futbol yorumcularının eyyamcılığı, bugün ak dediklerine yarın kara demeleri, bir hafta göklere çıkardıklarını ertesi hafta yerin dibine sokmaları üzerine...

Baştan söyleyeyim günlük... Biraz da kıskanıyorum bu arkadaşları. 😛

Öyle ya bizim mesleklerde konuşurken bir dayanak göstermek gerekiyor... Denetçiysen kanıtın olacak, akademisyensen kaynak göstereceksin, yazı yazıyorsan söylediğin şeyin altını dolduracaksın... “Bence böyledir” dediğinde bile bir densiz çıkıp “niye?” diye sorabiliyor...

Futbol yorumculuğu öyle mi ama?..

Değil...

Orada hayat çok daha güzel...

Maç bitiyor, koltuğa kuruluyorsun ve başlıyorsun:

“Bu hoca bu takımı çalıştıramaz...”

“Bu çocuk büyük futbolcu olacak...”

“Bu kadro açık ara şampiyon...”

“Bu oyuncudan hiçbir şey olmaz...”

Kaynak?..

Yok...

Atıf?..

Ne münasebet...

Metodoloji?..

Hadi ordan...

Üstelik üç hafta sonra söylediğinin tam tersini söylemekte de herhangi bir beis yok... Kim tutacak arşivi günlük?.. Gerçi internet denilen meret biraz bozdu bu rahatlığı ama futbol yorumculuğunun kolektif hafızası hâlâ balık hafızasına epey yakın...

Söz gelimi Rıdvan Dilmen'in Okan Buruk değerlendirmelerindeki salınım ilginç... Bir dönem Buruk'un oynatmak istediği oyunu Türkiye'de görmediğini söyleyerek ciddi biçimde sorguluyor; kısa süre sonra “bu ligi yutmuş” değerlendirmesine geliyor; ilerleyen dönemde başarılarını Guardiola üzerinden anlatacak kadar çıtayı yükseltiyor. Burada fikir değiştirmekte hiçbir sorun yok tabii... Sorun, futbol yorumculuğunda ibrenin “eh işte” civarında pek durmaması... Ya felaket ya şaheser... Arası pek yok...

Benzerini Sergen Yalçın'ın Arda Güler değerlendirmelerinde de görmek mümkün... Bir tarafta gördüğü en yetenekli yerli futbolculardan biri olarak nitelendirdiği Arda, başka bir maçta attığı gole rağmen oyunda yok hükmünde değerlendirilebiliyor...

Ve hemen belirteyim günlük... Bunların ikisi de futboldan anlamayan insanlar filan değil... Tam tersine, Rıdvan Dilmen çok önemli bir futbolcu, Sergen Yalçın da önemli bir futbolcu olmanın yanında teknik direktör olarak ciddi başarılar yaşamış bir isim... Bir de bunların yanında hayatında profesyonel futbol oynamamış, teknik direktörlük yapmamış, herhangi bir sportif başarısı da bulunmayan; tabiri caizse doğrudan kahveden stüdyoya transfer olmuş yorumcu tipi var günlük... 😛 Bunlara ayrıca hayranım. Adamın futbolculuk kariyeri halı sahada üç maç, teknik direktörlük tecrübesi Football Manager'da iki sezon... Ama ekran başına geçince Mourinho'nun taktik bilgisini, Guardiola'nın oyuncu tercihlerini, milli takım hocasının antrenman yöntemlerini sorgulayabiliyor. “Ben olsam üçlüye dönerdim” diyor mesela... Yahu sen olsan nerede üçlüye dönecektin, onu bir konuşalım önce. 😄 İşte futbolun ağızla oynanan kısmının en demokratik yanı da bu galiba: lisans istemiyor, antrenman istemiyor, başarı istemiyor... Bir ağız ile yeterli miktarda özgüven kâfi.

Benim derdim başka aslında...

Futbol yorumculuğunun hüküm verme iştahı...

Maç kazanıldı mı hocamız taktisyen...

Üç maç kazandı mı dâhi...

Beş maç kazandı mı Guardiola...

Bir maç kaybetti mi “ben zaten sezon başında söylemiştim”...

Üç maç kaybetti mi “bu takımdan olmaz”...

Sonra yeniden kazanmaya başlayınca:

“Ben hocanın kalitesini hiçbir zaman tartışmadım ki...”

😛

İnsan kıskanıyor günlük...

Biz bir raporda üç ay önce yazdığımız cümlenin hesabını üç yıl sonra veriyoruz...

Adam pazartesi söylediğinin tersini perşembe günü söylüyor, cuma günü yeniden programa çıkıyor...

Hayat ona güzel... 😄

Bir de futbol yorumculuğunun beni ayrıca büyüleyen bir tarafı var:

Futbol ağızla da oynanabilen bir oyun...

Hatta bazen ayakla oynanandan daha kolay...

Misal teknik direktör kenarda...

Oyuncunun hafta boyunca nasıl çalıştığını biliyor...

MR sonucunu biliyor...

Nabzını biliyor...

Kasındaki yorgunluğu biliyor...

Soyunma odasında ne olduğunu biliyor...

Rakip analizini yapmış...

Maç planını hazırlamış...

Sonra maç bitiyor...

Stüdyodaki yorumcumuz çayından bir yudum alıyor:

“Yetmiş ikide onu çıkarıp bunu alacaktı kardeşim...”

E tabii...

Nasıl düşünemedi adam bunu?.. 😛

Hatta bazen “ben olsam...” diye başlayan cümleler geliyor ki orada saygıyla önümü ilikliyorum günlük...

Çünkü yerinde olsaydı yapacaktı...

Ama olmadı...

Olmadığı için anlatıyor. 😛

Rıdvan Dilmen örneği bu açıdan ayrıca eğlenceli... Fenerbahçe teknik direktörlüğü 1999'da yaklaşık iki ay sürdü; kaynaklara göre görevi 57 gün ve 7 resmi maç civarında kaldı. Teknik direktörlük kariyerinin başka kulüplerde daha uzun dönemleri de var elbette; Vanspor'u üst lige çıkarması gibi başarısını da teslim etmek gerekir. Dolayısıyla “1,5 sezon oynadı, 55 sezon konuştu” dersek hem rakam yanlış olur hem espri zayıflar. Daha doğrusu şu: sahadaki teknik direktörlük kariyeri oldukça kısa, yorumculuk kariyeri ise destansı uzunlukta. 😄

Ve burada acayip bir asimetri var...

Bir teknik direktörün yaptığı değişikliği otuz saniyede mahkûm edebilirsiniz...

“Yanlış değişiklik.”

Peki neden?

“Bence yanlış.”

İşte bu kadar...

Ne güzel meslek be günlük...

Bizim denetimde bunu denesene:

Bulgu: Satın alma süreci kötü yönetilmektedir.

Kriter: Bence.

Neden: Bana öyle geldi.

Kanıt: Maçı izledim.

Öneri: Böyle yapılmaz kardeşim.

😂

Herhalde rapor daha üst yöneticiye varmadan mesleki kariyerimizin sanatsal boyutuna geçiş yaparız...

Ama futbol yorumculuğunda oluyor.

Üstelik bu işin bir de sonradan bilme sanatı var...

Maç bittikten sonra yapılması gereken her şey billurlaşıyor...

Gol yenmiş...

“Stoper orada çıkmayacaktı.”

Gol atılamamış...

“Santrforu daha erken alacaktı.”

Oyuncu sakatlanmış...

“Zaten yorgun olduğu belliydi.”

Penaltı kaçmış...

“Ben onun atacağını görünce kaçıracağını anlamıştım.”

Günlük ben de maç bittikten sonra epey iyi teknik direktörüm aslında...

Hatta hiç yenilgim yok. 😎

Çünkü bütün kararlarımı sonucu öğrendikten sonra veriyorum...

İşte burada yorumculukla analiz birbirinden ayrılıyor bence...

Analiz ihtimalle konuşur...

Yorumculuk hükümle...

Analiz “bu tercihin şu riski vardı” der...

Bizim yorumcu:

“Olmaz kardeşim!”

der...

Analiz yanıldığında modelini sorgular...

Yorumcu yanıldığında sonraki maça geçer...

Ve asıl hayran olduğum da bu zaten...

Hesap verebilirliğin böylesine düşük, özgüvenin böylesine yüksek olduğu başka kaç meslek vardır acep günlük?..

Düşünsene...

Atıf yok...

Kaynak yok...

Tahmin yanlış çıkmış, yaptırım yok...

Geçen hafta söylediğinin tersini söylemişsin, düzeltme yok...

Birini göklere çıkarmışsın, iki hafta sonra yerin dibine sokmuşsun, mahcubiyet yok...

Ama özgüven?..

Maşallah...

Bundandır kıskançlığım zaten... 😛

Biz yıllarca okuyalım...

Dipnot verelim...

Kaynak gösterelim...

Kanıt toplayalım...

“Acaba bu kadar kesin söylemesem mi?” diye düşünelim...

Adam 90 dakikayı seyredip geliyor:

“Bu iş böyle olmaz kardeşim...”

Ve milyonlar onu dinliyor...

Şimdi kıskanmayayım da ne yapayım günlük?.. 😄

Ama haksızlık da etmeyeyim...

Futbol yorumculuğu kolay bir iş değil...

Her hafta kesin konuşup, yanıldığında bir sonraki haftaya aynı özgüvenle başlayabilmek ciddi bir psikolojik dayanıklılık gerektiriyor...

Bende o yok mesela...

Bir cümlem yanlış çıksa üç gün düşünüyorum...

Adamın geçen hafta şampiyon ilan ettiği takım bu hafta “futbol falan oynamıyor”...

Ve hayat devam ediyor...

Belki de futbolun güzelliği burada günlük...

Futbol yalnızca ayakla oynanan bir oyun değil...

Ağızla da oynanıyor...

Hatta bazıları ikinci türünde çok daha uzun kariyer yapıyor... 😛

Bu arada günlük, hazır futboldan konuşmuşken üst üste ikinci kez Avrupa şampiyonu olan Kadın Voleybol Milli Takımımızı da kutlarım... Bize bu gururu yaşatan sporcularımızın, teknik ekibimizin emeğine sağlık. 

Gerçi kabul edelim...

Bir Denizlispor'a frikikten gol atmak ya da Avrupa'nın sayılı futbol devlerinden Botev Plovdiv'e iki gol sallamak kadar büyük bir sportif başarı değil tabii... 😛

Ama olsun...

Onların da elinden gelen Avrupa şampiyonluğu işte... 😄

Görseli de yapay zekâya çizdirdik günlük... 😛


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Yazmasanız Olur Mu?": İç Denetçinin Kağıtla İmtihanı

Venedik… tarihin ve suyun kollarında salınan şehir..

Sürdürülebilir Tüketim: En Yeni Model Çelişkiler