Öğrencimin Kitabımı Okumak: Demir Kırat
Bazı kitapların insan için hikâyesi daha kapağını açmadan başlıyor.
Demir Kırat benim için öyle bir kitap…
Yazarı Mertcan Abbasoğlu, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği bölümünden eski öğrencim. Yıllar sonra kendi yazdığı kitabı bana hediye etti. Bir hocanın eski öğrencisinin yazdığı kitabı eline almasının nasıl bir duygu olduğunu daha önce pek düşünmemiştim doğrusu.
Okumaya başlayınca ister istemez öğrencilik yıllarına gittim.
Mertcan ödevlere uzun cevaplar verirdi. Bildiğini anlatmayı severdi. Belki de bildiği hiçbir şeyi dışarıda bırakmamayı severdi desem daha doğru olacak. Ben de sık sık uyarırdım:
“Mertcan, biraz daha kısa yaz…”
Yıllar geçti.
Mertcan bana bir roman hediye etti.
Okurken gördüm ki bazı alışkanlıklar kolay değişmiyor. 😊
Uzun cümleleri hâlâ seviyor. Bazı olaylarda ayrıntıya da fazlaca giriyor. Birkaç yerde eski hocası olarak içimden yine “Mertcan, biraz kısalt…” dediğim oldu.
Ama bu kez elimde bir ödev/sınav kağıdı değil, Demir Kırat (Kutlu Yayınevi, 2025)vardı.
Ve hakkını teslim etmek lazım.
Demir Kırat, Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki son dönemini ve Balkan Savaşları’nın çalkantılı atmosferini merkeze alan tarihî bir roman. Mirliva Cevdet’in hikâyesi etrafında gelişen romanda savaş meydanlarının yanı sıra istihbarat faaliyetleri, siyasi hesaplaşmalar, suikastlar, ihanetler ve dönemin ekonomik ilişkileri de anlatının parçaları hâline geliyor. Böylece okuyucu bir yandan Cevdet’in hikâyesini takip ederken diğer yandan imparatorluğun Balkanlardaki çözülüşünün askerî cephenin çok ötesine uzanan arka planına tanıklık ediyor.
Kitapta en beğendiğim taraflardan biri, savaşın yalnızca cephede cereyan eden bir hadise olarak ele alınmamasıydı. Savaşın gerisindeki ekonomik hesaplar, siyasi ilişkiler ve özellikle istihbarat boyutu olay örgüsünün içine güzel yerleştirilmiş. Cephede yaşananların arkasında başka cephelerin de bulunduğunu hissettiriyor Mertcan.
Para var…
Siyaset var…
İstihbarat var…
İhanet var…
Ve bütün bunların ortasında insanlar var.
Belki de tarihî romanı değerli kılan taraflardan biri bu. Sonucunu zaten bildiğimiz tarihî bir hadiseyi bize yeniden merak ettirebilmek.
Kitabın sonlarına doğru ise benim için başka bir şey oldu.
Cevdet’e yapılan iade-i itibar bölümü…
Doğrusu o bölüm beni etkiledi.
Çünkü bazı itibarlar zamanında teslim edilmiyor. Bazı insanların hakkını tarih çok sonra veriyor. Bazen de verdiğinde, hakkı teslim edilen insan artık o günleri çoktan geride bırakmış oluyor.
Romanın finalinde bunun duygusunu hissettim.
Kitabı kapattığımda ise aklımda Cevdet kadar Mertcan da vardı.
Yıllar önce sınav kâğıtlarını okuduğum bir öğrencimin yıllar sonra romanını okuyordum.
Hocalığın galiba insana yıllar sonra verdiği küçük hediyelerden biri de bu.
Bir öğrencinizi sınıfta tanıyorsunuz. Yazdıklarını okuyorsunuz. Bazen eleştiriyor, bazen düzeltiyor, bazen de “bundan daha iyisini yapabilirsin” diyorsunuz.
Sonra zaman geçiyor.
Bir gün o öğrenci geliyor ve önünüze kendi kitabını koyuyor.
Bu defa not vermiyorsunuz.
Sadece okuyorsunuz.
Ve kitabı kapatırken içinizden şunu söylüyorsunuz:
Kalemine sağlık Mertcan…
Uzun yazma huyuna gelince…
Onu da artık bir sonraki kitaba bırakalım. 😊
Yorumlar
Yorum Gönder