"Osmanlı Münevverinden Türk Aydınına" Üzerine: Aydın, Terakki ve Kopuş

Osmanlı Münevverinden Türk Aydınına*, Azra Erhat’ın düşünce tarihine bakışını açık, yer yer sert ama tutarlı bir çizgide ortaya koyan önemli bir deneme kitabıdır. Erhat, Mustafa Kemal’in Osmanlı münevverini eleştirirken imparatorluğu homojen bir yapı olarak değil, Müslüman–Hristiyan ayrımı üzerinden ilerleyen çatışmalı bir toplumsal düzen olarak gördüğünü vurgular ve geri kalmışlığın temel nedenini “terakkiye ayak uyduramama”da bulur. Tanzimat’tan Jön Türklere uzanan çizgide aydınların halka ulaşamamasını, dili ve düşünceyi sadeleştirememesini, Batılı kavramları tarihsel ve toplumsal bağlamdan kopuk biçimde aktarmasını eleştirel bir gözle değerlendirir. Kitabın güçlü yanı, Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık, sınıf yapısı ve millet anlayışını tarihsel örneklerle ilişkilendirerek açıklamasıdır; zayıf yanı ise bazı yargıların genelleştirmeye açık olmasıdır. Buna rağmen eser, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte “aydın” sorununun kökenlerini anlamak isteyenler için hâlâ ufuk açıcı ve tartışmaya değer bir metin niteliğini korumaktadır.

Azra Erhat’ın kitabı boyunca en çarpıcı olan husus, Mustafa Kemal’in Osmanlı toplumunu bir “bütün” olarak değil, iç gerilimleri olan bir yapı şeklinde ele almasıdır. Metinde sık sık vurgulanan üzere, Osmanlı İmparatorluğu’nda “biri Müslüman, öbürü Hristiyan iki ana unsur” vardır ve bu iki unsur arasında yalnızca inanç değil, medeniyet ve ilerleme anlayışı bakımından da derin bir zıtlık bulunmaktadır. Erhat’ın aktardığı biçimiyle Mustafa Kemal, Hristiyan unsurun “terakki yolunda epey ilerlediğini”, buna karşılık Müslüman unsurun bu ilerlemeye “adem-i tenezzülle, hatta nefretle” baktığını söyler. Bu bakış açısı, geri kalmışlığın kaderci değil, zihniyet temelli bir sorun olarak görülmesi anlamına gelir.

Bu noktada kitapta sıkça tekrar edilen “terakkiye ayak uyduramamak” vurgusu önemlidir. Mustafa Kemal’e göre memleketin “baştan başa bir harabe oluşunun sebebi asliyesi” tam da budur. Bu ifade, Osmanlı’nın yıkılışını yalnızca dış baskılara ya da emperyalist müdahalelere bağlayan açıklamaları yetersiz bulur; asıl sorumluluğu, değişen dünyayı okuyamayan ve ona uyum sağlayamayan zihniyete yükler.

Erhat’ın metni, Tanzimat’tan itibaren ortaya çıkan aydın tipini de sert biçimde sorgular. Tanzimatçı ve Jön Türk aydınlar, özgürlük, anayasa, millet ve hak gibi kavramları büyük bir iştahla kullanmış; ancak bu kavramları ne halka anlatabilmiş ne de kendi toplumsal gerçeklikleriyle uyumlu hale getirebilmiştir. Kitapta aktarılan eleştirilerden biri son derece çarpıcıdır: Batı’dan alınan kavramlar, dilin ve düşüncenin süzgecinden geçirilmeden, çoğu zaman yalnızca tercüme edilerek kullanılmıştır. “Meşrut”, “şart”, “hak” gibi kavramların yanlış anlaşılması ve yanlış yazılması, anayasal düzenin birkaç ay içinde çökmesinin de simgesidir.

Mustafa Kemal’in “halk”, “biz” ve “millet” kavramlarını bilinçli bir biçimde ayırması da Erhat’ın özellikle üzerinde durduğu bir noktadır. Alıntılarda açıkça görüldüğü üzere, Mustafa Kemal’in konuşmalarında “Türk” ya da “Türkiye” sözcüklerinin özellikle kullanılmadığı, bunun yerine Misak-ı Millî sınırları içinde kader birliği yapmış bir topluluğun kastedildiği anlaşılır. Diğer unsurlar içinse son derece sarsıcı bir tespit yapılır: “Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık.” Bu cümle, Osmanlıcılık fikrinin tarihsel iflasının en yalın ve acı itirafıdır.

Kitapta sınıf meselesi de önemli bir yer tutar. Konya ve İzmir konuşmalarına atıfla Mustafa Kemal’in, Osmanlı toplumunda Batı’daki anlamıyla çatışan sınıflar görmediği aktarılır. Ona göre “mevcut sınıflar birbirinin lazım ve melzumu mahiyetindedir.” Bu yaklaşım, sınıf çatışmasına dayalı devrimci modellerden bilinçli bir uzaklaşmayı ifade eder; ancak aynı zamanda elitist bir modernleşme anlayışının izlerini de taşır.

Basın ve yazarlık üzerine yapılan değerlendirmeler ise Osmanlı aydınının trajedisini tamamlar niteliktedir. Erhat’ın aktardığına göre, Türkiye’de yazarlık hiçbir zaman tam anlamıyla bir meslek olamamıştır; gazeteciler geçimlerini kalemleriyle sağlayamamış, çoğu yazarlık dışında bir iş yapmak zorunda kalmıştır. Buna karşılık Osmanlı’da Fransızca, Ermenice, Rumca gazetelerin sayısı Türkçe yayınlardan fazladır. Bu tablo, aydın-halk kopukluğunun yalnızca siyasal değil, dilsel ve kültürel bir sorun olduğunu da gösterir.

Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, sürgün, gurbet ve hanedan bağlılığı arasında sıkışmış bir aydın tipini temsil eder. Erhat’ın çizdiği portrede bu aydınlar, özgürlükten söz ederken bile padişahla bağlarını koparamaz; cumhuriyet fikrini dahi Osmanlılık zemininde düşünmekten öteye geçemezler. Bu yüzden bu fikirler, kitapta da ifade edildiği gibi, “ham hayal” olmaktan kurtulamaz.

Sonuç olarak Osmanlı Münevverinden Türk Aydınına, yalnızca geçmişi anlatan bir kitap değildir; bugünün aydın sorunlarına da ayna tutar. Azra Erhat, Mustafa Kemal’in sert eleştirilerini romantize etmeden aktarır ve okuru şu soruyla baş başa bırakır: Aydın, halktan kopuk kaldığında neyi temsil eder? Bu soruya verilen yanıtlar, kitabı bugün hâlâ canlı, rahatsız edici ve değerli kılmaktadır.

* Azra Erhat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı, 2023

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Yazmasanız Olur Mu?": İç Denetçinin Kağıtla İmtihanı

Sürdürülebilir Tüketim: En Yeni Model Çelişkiler

Venedik… tarihin ve suyun kollarında salınan şehir..